Yıkılanı Mamur Kılmak İçin Buradayız

15 Mart 2011. Suriye iç savaşı. 7 yıldır tüm şiddeti ve katliamları ile birlikte aralıksız süren bir iç savaş. Ne ateşkesler, ne uluslar arası görüşmeler, Suriye’deki iç savaşı kısa süreliğine olsa dahi durduramadı veya durdurmak istemedi. Ambargo da uygulanamazdı. Eğer uygulansa idi bazı devletlerin Suriye’deki önemli yatırımları zarar görecekti. İrili ufaklı pek çok ülkenin, hatta Suriye ile hiçbir ilişkisi bulunmayan pek çok ülkenin, bugün, Suriye iç savaşına çeşitli yönlerden müdahil olduklarını görebiliyoruz. Sonuna kadar da bundan vazgeçmeyeceklerini biliyoruz. Bu durumun elbette siyasi, ekonomik ve de dini pek çok nedeni var.
Müdahalesi mevcut olan ülkeler arasında Suriye ile kara sınırı olan tek ülkenin Türkiye olması dahi pek çok sualin cevabını bize vermeye yeterli niteliktedir. İran, tarihinde hiçbir zaman Irak-ı Acem dediğimiz topraklardan öteye geçememiş, Sünni yapıya sahip olan Suriye topraklarına tesir edememiştir. Bir kara sınırı da hiçbir zaman bulunmamıştır. Ancak buna rağmen, Suriye’de ısrarla varlıklarını korumak hatta arttırmak adına ne kadar yoğun faaliyetlerin içerisinde bulundukları aşikardır. Aynı şekilde Rusya, yüzlerce yıldır erişmek istediği bu topraklara Hafız Esed zamanında, onu kendisine borçlandırarak sahip olmuş, aynı zamanda Suriye’yi kendisi için açık pazar haline getirmiştir. Şöyle bir baktığımızda Hollanda, Belçika vs. gibi değersiz ve küstah ülkelerin dahi doğrudan müdahalelerini görebiliyoruz. Hatta binlerce kilometre ötedeki Çin ve ABD bile bu gayrı yasal müdahalelerinden kendilerine bir hak ve pay biçiyorlar.

Bunları bir kez daha kısaca gözden geçirdikten sonra Türkiye’nin Suriye’deki fiili varlığını, bundan sonra ne yapacağını, ne yapması gerektiğini ve neden orada bulunma mesuliyeti olduğunu anlamak gerekecektir. Varlığımız, bir zorunluluk değil, bir mesuliyettir ve biz bunu isteyerek yapıyoruz. Davutoğlu hükümeti döneminden başlayan yanlış Suriye politikalarımızın neticesi olarak bugün güney sınırlarımızı baştan sonra sarmış, adeta virüs gibi her yere yayılmış olan Suriye PKK’sı çetelerini görüyoruz ve bunlarla geç kalınmış bir mücadelenin, temizlik harekatlarının içerisinde bulunuyoruz. Yapılması gerekenlerden tek bir tanesini söylemek gerekirse, pyd-pkk çetelerini son unsurlarına varana kadar temizlemenin hayati önem taşıdığıdır. Bu ne kadar sürerse sürsün, devam edilmeli ve bitirilmelidir.

Çin neden orada? Varlığı tehdit altında mı? Hayır. Ya İran? Veya ABD neden Suriye’de?

Suriye ile tek kara sınırı olan ülke olduğu için ulusal güvenliği artık alenen tehdit altında bulunmaya başlayan Türkiye’nin gerekli gördüğü her bölgeye müdahalesi ne kadar haklı ise diğerlerinin müdahaleleri de bir o kadar haksız ve canice gerekçeler içermektedir. Bununla birlikte, yıllardır devam eden sivil can ve mal kayıpları hiçbirinin umurunda değil, imar etmek gibi bir dertleri de kesinlikle bulunmuyor. Bunun en yakın örneği de Irak’tır. Elbette, çünkü yok olanlar Müslümanlara ait ve ölenler Müslümanlardır. Onlara göre İslam nüfusu azalıyordu ve bunun onlar için hiçbir sakıncası yoktu.

Bu yaşananlar aynı zamanda, medeniyet katli ve kadim medeniyete karşı gerçekleştirilen hırsızlıklardır.  Her şey bir yana, müdahale etmemiz, hem milli seciyemiz hem de imanımız sebebiyle bizim asıl varlık nedenimizdir. Bunlardan noksan olanlar ise Türkiye’nin fiili müdahalesine karşı çıkanlardır. Bakmayın onların içeride çığırtkanlık yaptıklarına! Dışarıda bunu yapmazlar. Ancak içeride yaparlar. Çeşitli argümanları da vardır ve bunları kullanırlar. Kimisine göre ‘hani Kürtler kardeşti, neden saldırıyorsunuz?’ gibi içi bomboş ve anlam taşımayan söylemler geliştirilmişti. Kimisine göre de askerlerimizi ölüme gönderiyorlardı. Şunu kesinlikle belirtmek zorundayız ki askerlerimiz ölüme değil, şehadete gidiyorlar. Onlar, şehadeti bilmezler. Askerlerimizin şehit olmaları ise katiyen onların umurlarında değil, çünkü bu, onlara göre politik bir argümandan ötesi değildir. Şehadeti önemsemeyen ve bilmeyen birilerine ise ne anlatılabilirdi?

Tam da bu noktada Osmanlılık veya Osmanlıcılık kavramlarını manen anlamaya ve hissetmeye milletçe ihtiyacımız var. Bizim nedenlerimiz sadece tarihsel nitelikli değil. Osmanlı varisliği, sadece gaza ve fetihten de ibaret değildir. Nitekim bu şekilde olsa, onun adı ne fetih ne de gaza olurdu. Derdimiz ve gayemiz, ancak adalet ile hükmetmek, beldeleri mamur eylemek, her inançtan insanı aynı topraklarda müreffeh bir şekilde yaşatabilmek. Bunları gerçekleştirmek için kasıtlı birtakım engeller karşımıza çıkıyor ya da çıkarılıyorsa, o vakit fetih ve gaza ruhu ortaya çıkmalıdır. Suriye’de, tam 400 yıl liyakat ile idare ettiğimiz Suriye’de de durum böyledir.

Hülasa bizim bu uğurda harcadığımız her para, gösterdiğimiz her gayret, toprağa düşürdüğümüz her can, yalnızca Allah rızası içindir. Her zaman da böyle olacaktır. Elbette bunu herkesin anlaması beklenemezdi. Çünkü bu ruh da bir nimettir. Ancak herkeste bulunmaz…

Osmanlı şuurundan yoksun olanlar arasında bir kısım kimselerin Misak-ı Milli söylemleri de dikkat çekmektedir. Ancak yine hatırlatılması gerekir ki Misak-ı Milli’nin tam olarak içeriğinden haberdar değildirler. Halep ve havalisi, Fransızlar ile imza edilen Ankara antlaşması gereğince Türkiye’ye bırakılmıştır. Fakat ne hazindir ki yıllarca bir zafer muahedenamesi olarak okutulan Lozan görüşmeleri neticesinde Halep ve havalisi ahmakça kaybedilmiştir. Osmanlı fikriyatına razı olmayıp da Misak-ı Milli’den yana dertlenenlerin Halep ve havalisi için seferber olması gerekirdi. Ancak sözünü ettiğimiz ruhtan yoksun olmak çok tehlikelidir. Kişiyi kendi bataklığında boğulmaya sevkeder…

Cevap Yazın