TUTSAK BİR GAZETECİLİK ETİĞİ

 

Kesinlikle tutsak bir hale getirilen, ne kadar başını kaldırmaya çalışsa da nihayetinde duvarların arasına biçare vaziyette sıkıştırılan kamu mesleklerinin başında geliyor gazetecilik…
Onlarca yıldır icra edilen böyle bir meslek var, hem de kamusal bir meslek. Çünkü vazifesi tamamen kamuoyu odaklı. Böyle bir mesleğin aynı zamanda da birtakım etik ilkeleri var. Bunların başında objektif habercilik gelirken icra edilen mesleğin toplum nazarında da bir dokunulmazlığı var. Fakat görülen bir gerçek de şudur ki, sözü edilen etik ya sınır dışı edilmiş tüm dünyadan, ya da ayaklar altına alınmış, doğal hürriyetine göre kendisini icra edilmesine izin verilmemiş…
1961’den günümüze Türkiye’de özel olarak kutlanan 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü yaklaşırken, bu önemli bahsi bizim de satırlarımıza taşımamız gerekiyor.
Hepsini anlamamız için biraz daha geriden gelerek günümüze ulaşmak şarttır. Tüm dünya ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de gazetecilik ve medya çeşitli evrelerden geçti ve bugünkü sübjektif halini aldı. Tarafsız bir enformasyonun ulusal çıkarlar doğrultusunda gerçekleştirilmesi şüphesiz en temel ilke olmalıydı. Fakat yine bu süreçte küresel etkenler suyu bulandırmaya ve gazeteciliğin kendi ilkeleri etrafında işlemesine izin vermedi. Gerek Batı’da gerek Amerika’da gerek Türkiye’de ve her ülkede gazetecilik gelişirken, ahlaki değerlerinin adı yazıldı ama içi boş bırakıldı.
Her zaman faydacı ve çıkarları için tüm yolları mübah gören bir batılı anlayış, elbette bu hali gazeteciliğin dışarısında da bırakamazdı. Dezenformasyon kesinlikle küresel medyanın her alanında ve her ülkesinde hakim olurken Türkiye’de de bazı değişimlerin yaşandığı bir gerçektir.
1980 öncesi ve sonrası gazetecilik anlayışımız arasında büyük farklar bulunuyor. Bir dipnot olarak, 1980 öncesi, bu dönemde Osmanlı zamanı gazeteciliği başlangıç olmakla birlikte mesleğin ruhuna uygun şekilde yaşandığı bir zaman dilimi olmuştu. Gazete sahiplerinin ve kurucularının mesleğin içinden gelen gerçek birer gazeteci oluşları, o zamana kadar basılan gazetelerde, yapılan haberlerde kendi duruşlarını çizmiştir. 1980 ihtilali sonrasında toplumun ve medyanın depolitizasyona (apolitikleştirilme) uğraması yine beraberinde bazı değişiklikleri getirdi. Patronaj şekli tamamen değişmişti. Gazeteci olan gazete sahibi patronların yerini gazeteciliğin anlamından ve ruhundan uzak tüccarlar aldı. Onlar için önemli olan, yatırımlarının kar etmesi ve bu gücün sürekliliğiydi. Kurumlarında çalışanlar, onlar için birer gazeteci değil, paralı işçilerdi. Bu seyirde devam eden meslek anlayışı, onu dezenformasyona, yabancı iş birliklerine ve hatta veli nimetleri olan devletlerine, milletlerine kimi zaman düşman hale getirmişti. Ve artık işleyen sürecin içerisinde ekonomi-politik bir medya ile dezenformasyon vardı. Yaklaşık olarak tüm dünya ülkelerinde benzer süreçler de söz konusuydu.
Yabancıların, içine bizim kadar düşmediği bir hata ise bizim ülkemizde sık sık kendini gösteriyor. Ulusal çıkarlardan söz edildi. Devletin ve milletin yegane menfaatleri, gazeteciliğin mesleki bir ilkesidir. Bu değerlerin selametini gözeterek gazetecilik yapılması tartışmaya ve şüpheye kapalı bir alandır. Bunu kendileri uyguladıklarında meşru bir müdafaa ama Türkiye uyguladığında basın hürriyetini ayaklar altına alma? Peki bu gerçek miydi, elbette hayır. Gazetecilere dokunulabilecek bir tek yöndür kendi ülkelerine ihanet içinde olmaları…
Batılı Zihniyetin Medyatik Ürünleri Basın özgürlükleri konusunda sürekli Türkiye’ye ahkam kesme eğiliminde bulunan Amerikalılar, Batılılar ve hatta basın özgürlüğünü ayaklar altına alan İsraillilerin kendi uyguladıkları politikalar elbette bizlerin dikkatinden kaçmıyor. Eğer sizin ulusal menfaatlerinize ters düşen bir gazetecilik faaliyeti varsa bunu adalet çerçevesi içinde bir sonuca bağlayabilirsiniz. Buna sanıyorum kimsenin bir söz söyleme hakkı bulunmamaktadır. Fakat kendi içlerinde en hakkaniyetsiz davranışları sergileyerek, Türkiye’deki uygulamalara ve yaşanan olaylara karşı birer adalet timsali ve hürriyet muhafızı imajını göz göre göre sergilemek herhalde riyakarlığın en çarpıcı örnekleridir.
ABD aleyhine gerçekleşen Julian Assange vakası, Edward Snowden vakası ve Judith Miller vakası gibi durumlar göz ardı edilemez. Irak savaşında yaşanan birtakım ciddi hukuksuzlukları kendi kalemlerinden yansıtan New York Times ve Time muhabirleri Judith Miller ile Matthew Cooper’ın başına gelenler de aklımızdadır. Bunların aynıları Avrupa ülkelerinin de birçoğunda yaşandı. Fakat söz konusu Türkiye olduğunda kendi içlerinde gösterdikleri tavrı sergilemediler. Bu onların ezelden beri süre gelen ikircikli tutumları ve kendi menfaatleri için her şeyin mübah ve hatta yasal kabul edilmesi anlayışından ileri geliyordu. Şu durumda biz de kendi devletimizin menfaatleri neyi gerektiriyorsa ona göre hareket etmekten, ona göre yazmaktan ve ona göre haber yapmaktan geri durmamalıyız. Gazeteciliğin en temel etik ilkesi de işte burada kendisini gösteriyor.
Bu minvalde İsrail’in de dosyası hayli kabarık. Suçları ağır ve fazla. Hem gazeteciliğe hem de bireysel anlamda insanlığa karşı işlenen ciddi suçlardan, gayrı ahlaki davranışlardan söz etmekteyiz.
İsrail’in sadece mesleğini yaptığı için öldürdüğü onca Filistinli gazeteciyi, hatta ayağından vurulmak suretiyle yaraladıkları AA muhabirini ve daha pek çoğunu burada aklımıza getiriyoruz.
2015’te Sadaka Taşı Derneği’nin Kudüs Mescid-i Aksa’da düzenlediği iftar programına gitmek için yola çıkan 9 Türk vatandaşının arasında bulunan 4 gazetecimizin başına gelenler de İsrail’in sergilediği kıt anlayışı yine bizlere göstermişti. Hiçbir gerekçe olmaksızın Ben Gurion havalimanında gözaltına alınan Türk gazeteciler saatlerce süren sorgularının ardından Türkiye’ye geri gönderilmişlerdi.
Basının ve kamuoyunun dikkatinden kaçmayan bu ve benzeri daha pek çok uygulamalarının karşısında Türkiye’ye bu noktada eleştiri hatta baskı kurma çabaları kesinlikle onların kimliklerini ortaya koymaya devam edecektir.
Türkiye’de de buna benzer vakalar yaşanmıştı. Kimisi devlet sırrı niteliğindeki vesikaları yabancılara pazarlarken kimileri de yurt dışına kaçmıştı. Ulusal menfaatlerin korunması noktasında söz edilen etik ilkesini kendilerince uygulamalarına rağmen, Türkiye’de bu eylemleri gerçekleştiren, hem kendi devletine kendi milletine hem de gazetecilik mesleğine ihanet edenlere kucak açtılar ve açmaya da devam edecekler.
Bizler kendi ülkesine sadakat ile bağlı olan, değerlerine ve mesleki ilkelerine riayet eden gazetecileri yetiştirmek, onları korumakla da görevli olduğumuz gibi, 10 Ocak Çalışan Gazeteciler gününü bu duruşa sahip olan gazetecilerin kutlaması gerektiğini belirtmek istiyoruz.

 

Cevap Yazın