Sivil Toplum Algısı ve Vakıf Kültürümüz

Aylar yılları, yıllar da asırları birbiri ardına sürüklerken her geçen gün değişmekte ve küreselleşmekte olan dünyada duruşumuzu nasıl belirleyeceğiz? Nerede ve nasıl duracak, hangi yöne bakacağız? Daha önemlisi hangi şuur ve hissiyat ile hareket edeceğiz? Bizler ölü toprağının üzerimize serpilmemesi için ruh köklerimize bağlı kalacağız ve ondan ayrılmayacağız. Öyle diyordu şairlerimiz:  ‘’ biz kökü mazide olan atiyiz. ’’ Bizler ancak, geleceğe doğru yol alırken kadim geleneklerimize bağlı kalarak ‘biz’ olabiliriz.

Bizi biz yapan ve ruh köklerimizi muhkem hale getiren unsurlardan biri de bu, en önemlilerinden biridir köklü vakıf kültürümüz, vakıf geleneğimizdir. Tabir yerindeyse bunun kısmi modernizasyon geçirmiş şekli de ‘sivil toplum’ bilincidir. 1980 askeri darbesini takip eden süreçte her anlamda apolitize edilen bir Türk toplumu vardı. Sadece politik çevreden ve konulardan değil, her anlamda kamusal ve sivil alanlardan da soyutlanan bir toplumu görüyorduk. Özellikle 2000’li yıllarla beraber toplumda sivil faaliyetlere olan yönelimlerde ciddi artışlar da gözlemlenmiştir. Buna az önce isminden bahsettiğimiz ‘sivil toplum’ şuuru da diyebiliriz. Bunlar, kuvvetli, bilinçli, dinamik ve de teşkilatlı bir toplumsal yapının ilk adımlarıdır.

Sivil toplum faaliyetlerinin tekrar artması ile beraber bu mecralarda alan çeşitliliklerinden de söz edebilecek bir duruma geldik. İnsan ve hayvan hakları, eğitim seferberlikleri, çevre ve doğayı koruma, doğal afetler, savaş mağdurları, yetimler ve kimsesizlere sahip çıkılması gibi çok daha geniş bir yelpazede çeşitli sivil toplum kuruluşlarının çatıları altında gerçekleştirilen gönüllülük faaliyetleri, yüzde oranı genele göre az da olsa belirli bir kitleyi kapsamaktadır. Sözünü ettiğimiz toplumsal yapıyı, toplumun büyük bir kısmını içine alacak şekilde oluşturmak için bu konudaki çalışmalarımız bilinçlendirmek, farkındalık oluşturmak, teşvik etmek ve motivasyon üzerine de olmalıdır.

Gönüllü Faaliyetlerin Etkileri Gönüllülük esasına dayanarak yapılan bu faaliyetlerin gerek bireysel gerek de toplumsal etkileri, belki de bunun en önemli tarafıdır. Sivil toplumun kaynağı da insan kaynağıdır ve insan kaynağı, bir devletin ve milletin en değerli kaynağı, hazinesidir. Nitekim milleti bireyler yani vatandaşlar meydana getirirken devleti de yine millet bir anlamda meydana getirir ve bunun devamlılığını sağlar. Bu noktada bizim bakışımız her zaman hatırlanması gereken, Şeyh Edebali hazretlerinin nasihatidir; ‘’insanı yaşat ki devlet yaşasın.’’ Gönüllü faaliyetlerin geliştirilmesi, bireysel ve toplumsal güven ile dayanışmanın kuvvetlenmesini sağlar. Bireylerin yeteneklerinin gelişmesinde, ekip çalışmasını ve yardımlaşmayı öğrenmesinde, hayata dair yeni tecrübeler kazanmasında, organizasyon yapmayı öğrenmesinde, farklı kurumları tanımasında ve özgüveninin artmasında çok önemli katkılarda bulunur.

İnsanlar gönüllülük faaliyetlerinde bulunarak aidiyet hissini yaşar, kendi hayatlarına yön vermiş olurlar. Gönüllülük, bireylerin yaşadıkları toplum içerisinde söz hakkına sahip olmalarının da bir yoludur. Özellikle genç bireyler için gönüllülük faaliyetleri ile kazandıkları kişisel beceriler, onların mesleki gelişimlerine de katkı da bulunarak iş bulmalarını kolaylaştıracak bir etkendir. Gönüllülük bireysel katkılarla beraber bireylerin yaşadıkları çevrede değişim oluşturmasında önemli bir araç olarak toplumsal kalkınmaya da katkı sağlar.

Milli Bir Müessese Olarak Vakıfçılık Anlayışımız Mazimizde vakıf geleneğimiz o kadar köklüdür ki vakıf kültürümüz adeta milli bir değer, milli bir müessese hatta bu anlamda sembolik bir nitelik kazanmıştır. Vakıf kelimesi, Arapça (vekafe) mazi fiilinden mastar olup durma, durak, duruş, durdurma gibi anlamlara gelir. Istılahta ise maddi karşılığı olan ayni bir şeyin Allah’a yakınlaşmak ve O’nun rızasını kazanmak için insanların istifadesi şart koşularak bu ayni şeyin mülkiyetinin Allah’a tahvil edilmesidir. Milli tarihin içerisinde vakıf, ilk defa Uygur Türklerinde görülmektedir. Uygur Türklerinin yaşamış olduğu topraklar üzerinde son yarım yüzyıldan beri,  Batılı arkeolog ve bilim insanları tarafından yapılan kazı araştırma çalışmalarında ele geçen kültür mahsulleri arasında çoğunluğu dini olmakla beraber edebi, iktisadi, tıbbi ve idari metinler, vakfiye, vasiyetname, imtiyaz verilmesi gibi vesikalarla, hususi mektuplar bulunmaktadır. Doğu Türkistan’daki kazılarda ele geçen Uygur vakfiyeleri, bu bölgeye henüz İslamiyet’in girmediği bir zamanda Uygur alfabesiyle yazılmıştır.

 Vakıf, bir yönüyle sosyal bir kurumdur. Her toplumun kendine özgü hasletleri vardır. Toplum, bireylerin birbirleriyle olan dayanışmasıyla ayakta kalabilir. Ancak bireylerin imkanlarının kısıtlı oluşu, bireysel dayanışmanın devamlılığına engel olabilir; bu dayanışmanın devamlılığı ancak kurumsallaşmayla sağlanabilir. Türk toplumu da sosyal dayanışmanın üst düzeyde yaşandığı bir sosyal yapıya sahiptir. Vakıf, dini ya da hukuki bir kurum olsa bile her şeyden önce sosyal bir kurum olup, sosyal dayanışmanın kurumsallaşmasının en güzel örneklerinden biridir.

Vakıf anlayışımız, toplumsal bazı rahatsızlıkları önceden ortadan kaldırmak, sonra bir daha meydana gelmesini de önlemek adına, kimsesizlere sahip çıkmak içindir. Hastalıklarını tedavi etmek için Vakıf Gureba Hastaneleri; bakacak kimseleri bulunmadığı için bakıma muhtaç olanları barındırmak ve topluma kazandırmak için Daru’l Acezeler;  yetim kalan çocukların eğitimlerini üstlenen, babalarının yokluklarını hissettirmeden, şefkatle kucaklayıp onlara üst seviyede eğitim aldıran Daru’ş Şafakalar; savaşlarda babaları şehit düşen çocukların her türlü bakım ve geçimini üstlenen Daru’l Eytamlar; evlerinde yemek pişiremeyecek kadar fakir olanlar için aşevleridir.  Hiçbir din, mezhep, ırk ayrımı gözetmeksizin insanlara şifa dağıtan Darü’ş Şifalar ve bunlar gibi daha nice vakıflar kuran, bunların devamlılığını sağlayan köklü bir geleneğin temsilcileri olduğumuzu kesinlikle unutmamamız üzerinedir.

Cevap Yazın