Ayrıldığımız Noktada Birlieşmek

Ayrılmak, ayrılmak hangi yönden ve nasıl ayrılmak? Ayırdıkları bir nokta vardı. Bir nokta ama tüm coğrafyanın en az 100 yıllık kaderini etkileyecek bir nokta. O noktadan Müslümanları ayırdılar. Ayırma teşebbüsünde bulundular. Hatta açık şekilde, buna davet edildik. Ancak o karanlık ve karmaşık dönemde, bu davete icabet ettik. Oysa sünnetteki yeri ile bu davetin hiçbir alakası bulunmuyordu. Bizi ayırdıkları noktada birleşmek olarak yeniden ifade edebiliriz. Ancak bu kez daha aklı selim hareket ederek bunu sağlamak mecburiyetindeyiz.

Bir vakitler, Batı (Frenk) memleketlerinin iç ve dış meselelerini yöneten bir Osmanlı vardı. Şimdi ise içine düştüğümüz hatalardan ötürü, Batılıların iç ve dış meselelerinin neredeyse tümünü yönlendirmekte hevesli olduğu bir İslam coğrafyası var. Bugün sadece Batılıların değil, Rusya ve Çin gibi Asya ülkelerinin de aynı yönde hareket ettiklerini biliyoruz.

Afrika’nın ortalarından Kuzeydeki Berberi Müslümanlarına, Arap coğrafyasından Balkan Müslümanlarına, Kafkaslardan Asya Müslümanlarına kadar her karış toprak üzerinde Batılıların ve diğerlerinin fiili müdahalelerini görmekteyiz. Tam da bu noktada, görmekle yetinmememiz için birleşmeye ihtiyacımız var. Biz, bunun adına İttihad-ı İslam diyoruz.

İslam coğrafyasını bireysel fikirlerle ayrıştırmayacağız. Ya da bu bölge diğerinden daha mühimdir gibi yanlış düşüncelerle hareket etmeyeceğiz. Orta Doğu dediğimiz coğrafyanın, çoğu dönemde hareketli ve kırılgan bir yapısı olduğunu da biliyoruz. Ancak Haremeyn ve Kudüs haricinde hiçbir Orta Doğu bölgesi ve kenti diğer İslam beldelerinden daha önemli değildir. Buraların önemi ise yaratılmışların en üstünü olan Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) efendimizden dolayıdır. O’nun (S.A.V) veda hutbesini hepimiz biliriz veya okumuşuzdur. Fakat okumak ve bilmekle ona iman etmek, tüm hücrelerimize sindirerek tatbik etmek arasında çok büyük bir fark var. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap olana karşı hiçbir üstünlüğü yoktur. İman ve takva ölçüsünde, İslam’a hizmet noktasındaki üstünlük dışında hiçbir üstünlükten söz edemeyiz.

Bugün ilim dediğimiz, öylesine ayaklar altına düşmüş ve sıradanlaştırılmış ki aynı doğrultuda tüm kavramlar paramparça olmuş veya iç içe geçmiştir. Kavmiyetçilik ve milliyetçilik noktasında yapılması gereken ince bir ayrımla kavmiyetçiliği suçlayabiliriz. Çünkü ittihadımızı değil, ihtilaflarımızı hatta düşmanlıklarımızı arttıracak bir haldir.

İslam tarihinde ilk kavmiyetçilik örneğini bizlere veren Emevi hanedanlığını incelemek dahi, bu durumun ne kadar tehlikeli boyutlara varacağını göstermeye yeterlidir. Katı bir kavmiyetçilik (mevali) anlayışıyla hareket etmeleri, başta Türkler olmak üzere pek çok milletin İslamlaşma sürecini ertelemiştir. Ancak Abbasilerin ılımlı yaklaşımları neticesinde yine başta Türkler olmak üzere, İslam’a geçişlerinin ne kadar hızlı olduğunu, İslam’a büyük hizmetlerde bulunmaya başladıklarını da hatırlıyoruz. Bütün mesele, ifrada kaçmadan hareket etmekten geçiyor.

Ölçüyü belirleyememek, Rasulullah’ın öğütlerini ve yaşantısını idrak edememekten kaynaklanıyor. Bu, Müslüman olan her millet için geçerlidir. Çünkü iman etmek, birleşmek için yeterli değildir. Bize lazım olan ise özetle ehli sünnet itikadına tam anlamıyla malik bulunmaktır. Vahhabi olan Suudlara sorsak iman ediyorlardır. Nusayri olan Esed ailesine sorsak herhangi bir şeylere iman ediyorlardır. Şii olan İran devletine sorsak, onlar da iman ediyorlardır. Şu durumda baktığımızda onların bu imanları, birleşmemiz için yeterli midir? Herkesin açık şekilde gördüğü üzere yeterli değildir. Yeterli olmamasının yanında İttihad-ı İslam’a darbe vurmak, kendi içerisinde sürgit ihtilaflara ve fiili savaşlara neden olmaktadır. Kavmiyetçi tutumları da buraya eklediğimizde bugünkü kaos ve karmaşık vaziyetini koruyan İslam alemiyle karşı karşıya kalıyoruz. Bu nedenledir ki ihtiyacımız olan, ehli sünnet itikadıdır. Peki bu ne demektir? Tam anlamıyla Rasulullah’ın  yaşamını içselleştirmek, onun yaşadığı gibi yaşamak, dünyaya onun mübarek gözlerinden bakmaya çalışmaktır. Bu hissiyata sahip olmak, kurtuluş reçetemiz olacaktır. Onu, ashabını ve onların yolundan sapmadan giden bütün büyüklerimizi örnek almaktan söz ediyoruz.

İslam topluluklarını bölebilecekleri iki unsur var. Birincisi mezhepçilik diğeri kavmiyetçiliktir. Bugüne kadar ikisini de profesyonelce kullandıklarını üzülerek belirtiyoruz. Peki ya mezhepçilik? Mezhepçilik, bölünme nedenidir. Niçin Sünnilikten bahsediyorsunuz? Bu soruların cevaplarını kendileri yanıtlamaları gerekirken, bunda muvaffak olamadılar. Sünnilikten maksat ehli sünnet üzere olmaktır. Rasulullah’ın tüm hayatına yaydığı sünnetlere sahip bulunmak ve böylece hareket etmektir. O, bugün yaşasaydı şöyle yapardı gibisinden ahmakça ve şuursuzca ifadelerden Allah’a sığınırız. O, yaşadı ve yaşadığı müddet içinde de Allah’ın emri doğrultusunda eksiksiz bir şekilde din-i İslam’ı tamamladı.

Ehli sünnet itikadına sahip olmak şöyle dursun, sünnetin sahibi olan peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed Mustafa’ya (S.A.V) hiçbir sevgisi, hürmeti bulunmayan, kendilerinin Müslüman olduklarını söyleyen kimseleri de görüyoruz. Bu hal, Hristiyanlıktaki Protestan anlayışın bizdeki karşılığıdır. O’nsuz (S.A.V) bir din tasavvurudur. Bizler, Allah’ın peygamberi Hz. İsa’nın ve Meryem validemizin ismini anarken dahi hürmet ve edep hali içinde olurken vaziyet ortada görünüyor.

Bu hususta söylenecek son söz, ehli sünnet itikadının bir mezhep olmadığıdır.

Yine Allah, iktidarı bir millete nasip ettiyse ve o millet Allah ve Rasulü’nün çizgisinden sapmıyorsa, bütün Müslümanlara düşen, onlara biat veya hürmet etmektir. Devletli olmak, hanedanlığa göre değil, liyakate göre belirlenir. Bu tercihi yapacak olan da yine Allah’tır.

Kavmiyetçi anlayışla yayılmacılık ve bir çeşit ötekileştirme durumu, ehli sünnet itikadına da sahip olunmadığının göstergesidir. 100 yıl önce Araplar bize ihanet etti mi yoksa etmedi mi sorularını güncelleştirmenin faydası yoktur. Kürtler bölücüdür gibi gayrı İslami ve umumi yaklaşımlar da aynı şekilde bir ayrılıktır. Türklerin de içinden yabancılarla İslam aleyhine birlik olan hainleri defaatle gördük. Bu nedenle genel ve bozuk anlayışlardan da kaçınmamız gerekiyor.

Tıpkı Ali Şir Nevai’nin söylediği gibi: ‘gönül mülkünde devlet tahtını kurmak’ hakkıyla gerçekleştirilebilirse, o vakit önümüz daha çok açılacaktır.

Cevap Yazın